Birkaç yazıda bahsetmişimdir favori takımım San Antonio Spurs ve en sevdiğim oyuncu Emanuel Ginobili'dir diye. Geçen sene pek izleyemedik, bu sezon da henüz yayınlanmadı SAS maçı, o yüzden fırsatım olmadı konuşmak için. Sağolsun Ginobili bahane oldu bu akşamki hareketiyle.
Savunma esnasında birden garip bir hareket yaptığını görüyoruz Ginobili'nin. Sonra yerden bir şey alıp görevliye veriyor. Tekrarda anlıyoruz ki bildiğiniz tokatla yanından geçen yarasayı öldürmüş. Cidden iyi refleks varmış, gözle takibi dahi zordur bazen yarasaları. Ve elbet Batman-Joker esprileri olacaktır bununla ilgili çok geçmeden. Ne diyelim, yakışır Ginobili'me. Keline kurban, ne güzel açıldı öyle tepeden son 1-2 senede.
01 Kasım 2009 Pazar
Emanuel Ginobili
Arsenal 3 - 0 Tottenham

Sabah 7'de yatınca, seni uyandıran da olmayınca maç saatine kadar uyuyabiliyorsunuz böyle. Gözümü bir açtım öğleyin 15:03. Aynı anda kumandaya sarıldım ve maçı açtım hemen. İlk 10-15 dakikalık bölümde pek bir şey kaçırmamışım geceki tekrardan anladığım üzere.
Gün boyu izlediğimiz maçlar arasında en gollülerden biriydi ama belki de tek tarafın oynayıp diğer ekibin izlediği tek maçtı. Harry Redknapp Modric, Lennon ve Defoe'nun eksikliğinde takımından çok kendisi zorlanmış olacak ki orta alanda sistem değişikliğine gidip üç göbek ve bir serbest orta saha oyuncusu ile başladı maça. Bentley ilk kez 11'de başlarken Jenas da formasını tekrar aldı. Kalede Gomez ve önündeki dörtlü Woodgate'in yerine King monte edilmiş şekilde sahadaydı Stoke maçından farklı olarak. İleride de Keane ve Crouch.
Arsenal'de geçtiğimiz sezonun en çok forma giyeni Denilson bir süre daha forma giyemeyecek. O yokken orta alan Diaby, Song ve Fabregas'a ait bu maçta olduğu gibi. İleri uçta Van Persie, onun sağında Bendtner, solunda Arshavin. Gerçi bu maç kim sağ kim sol kim orta belli değildi diyebiliriz. Kaleye Almunia geri döndü. Gallas-Vermaelen ikilisi bozulmadı bu sene Arsenal'de hiç EPL maçlarında. Onların sağında Sagna ve Clichy şeklinde de Arsenal diziliydi maçın başında.
Redknapp'ın oyuncularını ortaya yığmasıyla önce Arsenal'i durdurmak, sonra gol aramayı hedeflediği ortadaydı. Bir süre de durdurdular. Ama çözüm çok zor değildi, kenarlardan gelmek. Sagna ve Clichy gibi hücum yönü çok iyi kanat bekleriniz varken bunu denememek aptallık olur zaten. Maç 0-0'ken Sagna'nın sağdan ortaladığı ve tehlikeli olan iki pozisyon hatırlıyorum. Clichy de orta sahada kaptığı topla bir anda Tottenham ceza alanında bitivermişti, iki bekin oyundaki etkisine örnek olarak. Gomez bi' 40 dakika gayet iyi dayandı. Bu sürede hücum adına sağ kanattan bir orta ve Crouch'a şişirilen topu Keane'in önüne indirdiği iki atağı vardı Spurs'ün ancak şutla dahi sonuçlanmadı bunlar.
42'de yine Sagna'nın ortasına Van Persie bu sefer güzel dokundu. Santra yapılır yapılmaz topu Fabregas'a kaptırdılar. O da tek başına üç adam çalımlayıp kaleciyle karşı karşı kaldığı anda golünü attı ve bir dakika içinde durum birden 2-0 oldu. Fabregas torbadan baya büyük bir tavşan çıkardı diyebiliriz tamamı kendi maharetlerinden oluşan.
İkinci yarı ilk yarıdan da durgundu aslında. Tottenham'ın Bentley ile bir frikiği var, gole en yaklaştıkları an olarak. Sonradan Bale, Pavlyuchenko ve Hutton destekleri gelse de bir değişiklik olmadı oyununda Tottenham'ın. Arsenal 60'ın başında biraz piyangodan bir gol daha bulunca işi tamamen bitirmiş oldu. Van Persie böylece bu sezonki ilk iki sağ ayak golünü bu maçta atmış oldu. İlk yarıda Bendtner sakatlanıp Eduardo ile değişmişti. Sonradan Eboue ve Ramsey dahil oldu oyuna.
Redknapp "ya yapabilirsek?" diye düşünüp denediği taktikle sadece 40 dakika tutunabildi oyuna. Teoride Arsenal'i durdurabilecek ancak pratikte bunu yapabilmek için çok daha komple oyuncularının olması gerektiği sistemdi bu. İki dakikada iki gol yiyince de çözülmesi zor olmadı. Arsenal 3-0'ı elde etti ama 3-0'lık oyun oynamadı, bu gözle görünüyordu. Diaby bu sezonun en durgun maçlarından birini çıkardı. Denilson'un bu takım için ne kadar değerli daha bi' ortaya çıkıyor böyle günlerde. Ancak Walcott ile birlikte ikisinin neredeyse 1 ayı var dönmek için.
Etiket: Arsenal, futbol, Premier League, Tottenham Hotspur
31 Ekim 2009 Cumartesi
Bulls 90 - Celtics 118 / 30 Ekim '09
Haftasonunda izlediğim NBA maçları hep sarkacak gibi gözüküyor 1 gün sonrasına. Çünkü sabah maç biter bitmez yatıyorum, uyandığımda da futbol maçları başlamış oluyor. Geceye kadar onları izliyorum derken bir bakıyorum yine gece olmuş, yine NBA zamanı gelmiş. Hatta şimdi de Clippers-Mavericks maçını izliyorum. İzliyorum denemez gerçi acayip yoruldum bugün, not vs. de almadan öyle göz ucuyla bakmaktayım. Neyse, uzun tutmayalım, bekletmeye gelmez bu seneki Celtics!
Evelisi sene alınan şampiyonluktaki, özellikle final serisindeki Boston'u hatırlıyorsundur, işte aynen öyle bir giriş yaptı Celtics sezona. Kafadan Cavaliers'ı Cleveland'da yendiler, üzerine Charlotte'u 59 sayıda tutup bir de Chicago'ya 28 sayı fark attılar dün akşam. Her periyot en az bir adam çılgın atıyor. İkinci birisi de çıkıp üzerine bir de savunmada doğruyu yaptıklarında yıkıp geçiyorlar rakiplerini. Dün de böyle oldu. İlk çeyrekten Allen, Garnett ve Perkins 2'şer faul yapsa da ikinci çeyrekte Ray Allen'a benchten Marquis Daniels ve Eddie House katkısı geldi ve devreyi 50-35 önde kapadılar. Bu sürede Pierce sadece 2 sayı kaydetmişti. "Henüz."
İlk yarının öne çıkan istatistikleri bench katkıları arasındaki fark ve iki takımın da 3 sayı isabet oranının düşüklüğü kanımca. Celtics kenarıdan 19 sayılık bir yardım alırken Bulls sadece 7 sayıda kaldı. Üçlük oranı ise Chicago'nun 8'de 1, Boston'un 10'da 2 idi.
Üçüncü çeyrekte resmen şov izledik TD Garden'da. Devreyi 2 sayıyla kapatan Pierce tek başına 20(!) sayı kaydetti bu bölümde. Garnett ve Allen'dan da 8'er sayı eklenince Chicago iyice dağıldı. Hiçbir şey yapamadılar Celtics'in yıldızları karşısında. Savunmada zaten yoklardı. Hücumda biraz Joakim Noah iş yaptı da ezildikleri periyotta dahi 28 sayı atmayı başarabildiler. Gizli kahraman ise Rondo'ydu bu süre içerisinde. Son çeyreğe geçilmeden 15 asiste ulaştı genç guard, 16 asistle de maçı tamamladı. 88-61 girildi son 12 dakikaya.
Bu sefer de Eddie House çıldırdı. İlk yarıdaki 7 sayısına 15 sayı ekledi bu çeyrekte üçlükleriyle. Maç genelinde 7'de 4 ile üçlük attı House ayrıca 22 sayısını sadece 22 dakikada yaptı, bu da ayrı bir artı House için. Ray Allen ise 7'de 5 üçlük attı ve böylece ilk yarıda 10'da 2 atan takım maç sonunda 24'te 12'ye ulaştı, ki farkın açılmasındaki en önemli faktörlerden biriydi bu. Rasheed ilk çeyrekte attığı üçlükten sonra gözükmemişti ortalıkta, biraz da o oynadı son çeyrek. Hatta karısının kendisinden daha iyi basketbolcu olduğu yönünde dalga geçilen Shelden Williams dahi 8 sayı attı "garbage time"da.
Boston bench katkısı, asist ve üçlük sayılarındaki büyük uçurum ve en önemlisi herkesin büyük bir hırsla oynaması ile rahat gözükse de önemli bir galibiyet aldı. 3-0'a getirdiler W/L sayısını. Geçtiğimiz seneki efsane seriden sonra Bulls'a iyi bir ders vermelerinin yanında sezonun geri kalanıyla ilgili de sağlam bir korku yaratmış oldular rakipleri üzerinde, her ne kadar konuşmak için erken de olsa.
Cavaliers 91 - 101 Raptors / 28 Ekim '09

Biraz gecikmeli olacak bu yazı ama idare edelim artık. Aslında yazmayacaktım ama Hidayet'in maçı olması ve biraz da üzerinde konuşulası bir maç olduğundan yazma kararı aldım.
Bu maç öncesi Cleveland evinde sezonun ilk maçında Boston'a yenildi. Geçtiğimiz seneki performanslarının üzerine daha ilk maçta kaybettiler. Üzerlerinden bir de Toronto geçti ve Cleveland'ın normal sezonun sonunda nerede olacağı bir anda sorgulanmaya başladı. Haklı sebepler de yok değil. Takımın iki uzununun yaşları toplamı 70'ten fazla. Haliyle çok ağırlar, en azından savunmada. LeBron aynı şekilde atıyor, attırıyor ama sanki onun da geçen seneki ateşi yok. Mo Williams geçen seneki bi' süre sürdürdüğü o harika oyunu oynayacak, Delonte West dönünce o, Jamario Moon ve Daniel Gibson da kenardan iyi gelecek ki CAV's geçen seneki performansı sergilesin. Şimdilik zor gözüküyor.
Toronto ise bariz bir şekilde Avrupa stilini benimsemiş. Hızlı, bol pas yapılan ve dışarıdan oynanan bir oyun. 5 tane de Avrupalı oyuncuları var zaten. Cleveland'ı İtalyanlar'ı ile yendiler diyebiliriz. Kaan Kural'ın durup durup söylediği gibi, çok iyi bir yaz geçiren Bargnani müthiş giriş yaptı sezona. Daha ilk periyotta 13 sayı attı ve maçı da 28 sayıyla tamamladı. Ki ikinci yarının tamamında sadece 7 sayı attığını hatırlatayım. İkinci periyot ona vatandaşı Belinelli katıldı ve toplamda attığı 10 sayıyı bu bölümde kaydetti.
İki İtalyan forveti besleyen İspanyol guard Calderon'du. Daha ilk periyotta 6 asist yaptı. Maçı 6'da 1 ile oynayıp 5 sayıyla bitirse de toplamda yaptığı 11 asist onu galibiyetin en büyük 3. mimarı yaptı. İlkine Bargnani dersek 2. mimar da Chris Bosh'tu bence. Şu ana kadar saydıklarım sayı ve asist görevini üstlenirken Bosh ile Hidayet ribaundlarda görevliydi. Hidayet'in Orlando'daki oyunundan ufak bir farkı da bu, burada ribaund konusunda çok daha iyi olmalı.
Devre olsun diye Clevelandlılar dua etmiş olmalı bir ara çünkü herkes sayı bulmaya başlamıştı ki soyunma odasına 57-39 gibi bir farkla gidildi. 39'un yarıya yakını LJ'e aitti, başka oynayan biri de yoktu zaten Cleveland'da. Varejao 4'te 0, Mo Williams 7'de 1 ile kapamıştı zira devreyi. Ayrıca 2.çeyrekteki Toronto şut yüzdesi %58'ken Cleveland'ınki %27 idi. E doğal olarak farkın açılmasına engel olamadılar.
İkinci yarıya Parker, Gibson ve Mo Williams'ın dış şutlarıyla iyi başladı Cav's. Toronto ilk yarı boyunca oynadığı oyundan niye vazgeçtiyse maç bir anda terse döndü diyebiliriz. Ki 69-68'e geldi bi' ara skor. Kısalar durdu Toronto'da ama Hidayet hücumda, Bosh da savunmada devreye girdi çeyreğin sonuna doğru ve son çeyreğe 78-71 önde girdiler. Son 5 dakikaya girildiğinde 93-78'e getirince Raptors skoru, Cleveland'da yavaş yavaş teslim olma baş gösterdi. Son bölümler iki takımın da kontrollü oyunuyla geçti ve Raptors 10 sayı farkla kazandı.
LJ'i uzun zaman sonra 23 sayı gibi az skorda gördüm. Onun ardından Mo Williams 16 sayıyla takımın en skorer 2. ismiydi ki 12 sayısını son iki çeyrekte atabildi. Bargnani 28 sayıyla maçın en skoreriydi. 21 sayı 16 ribaund ile coşuşlara gelen Chris Bosh ise en etkileyici performansa sahipti. Hedo da 12 sayı 7 ribaund ile tamamladı maçı. Takımının sayı istatistiklerinde 3, asistte 2, ribaundda ise 2. sırasında an itibariyle Hidayet. Orlando'daki oyunundan pek bir farkı yok gibi şimdilik. Sadece geçen sezonun sonu ve playofflarda olduğu kadar top getirmiyor hücuma o kadar. Ki guardın top getirmesi çok daha makbul. Yine de maçın sonunda daha fazla rol aldı diyebiliriz. Belli ki burada da kendini kabul ettirmiş. Umarım da iyi bir sezon geçirecektir, birkaç sezon hatta.
Bu arada bununla blogdaki 200. yazım oluyor. İyi-kötü gelmişiz valla 200'e. Takip eden, okuyan herkese teşekkürler. Ben keyif almaya devam ettiğim sürece blog da burada olacaktır.
30 Ekim 2009 Cuma
Inter 5 - 3 Palermo

Öyle müthiş maç oldu ki daha 1 gün önce oynanan Arsenal - Liverpool maçını bitirmeden bu maçı yazmaya başladım. 8 golün yanında ilk yarı Inter'in, ikinci yarı da Palermo'nun nefis oyunlarını izledik. Palermo'nun şansı ikinci yarının hemen başında önce Balotelli, sonra da Eto'o'nun sakatlanıp oyundan çıkması oldu. Ama Miccoli, Cavani, Simplicio ve Bresciano'dan oluşan orta saha ve hücum hattı gerçekten iyi işliyor Palermo'nun. Haftayı 7.kapatsalar da boşuna ligin tepelerinde seyir etmediklerini gösterdiler.
Baştan bir şey söylemek istiyorum ki Maicon son 1-2 senenin açık ara en iyi sağ bekidir benim gözümde. Vatandaşı Daniel Alves'ten de iyidir hatta. Tek eksik yönü onun gibi top vuramaması ama ondan çok daha iyi yönleri var mevcut kendisinde. Bu maçta sağ kanattan kaç defa son çizgiye kadar inip de yerini bulan orta yaptı, ben sayamadım. Oynadığı süre kadarıyla Balotelli ile birlikte maçın adamıdır Maicon.
Şimdi maçı başlatabiliriz.
Inter, daha doğrusu Balotelli çok aç bir şekilde başladı maça. Murat Kosova'nın maç içerisinde tekrar tekrar söylediği gibi, Balotelli "Çok fazla çalışmıyoruz" demecine ters düşen bir azimle oynadı. Maçın başında 3 kişinin arasına girdiği bir pozisyonda penaltıyı yaptırdı. Golü Eto'o attı ama öncesinde penaltıyı "ben kullanayım, sen kullan" krizi oldu ve Balotelli gole sevinmedi bile. Santra yapılana kadar Cordoba Balotelli ile konuştu da öyle gidip Eto'o'ya sarıldı bey efendi.
Tamam çok yetenekli, çok da genç, bu tarz tavırları olacaktır ama parlamaya başladığı günden beri çok fazla antipatik hareketi var Balotelli'nin. Başında Mourinho olduğu sürece bir sorun yaşamaz. Ne kadar şımarırsa Mourinho ona o kadar forma verir.,Jose ondan da garip adam çünkü. Ama yarın bir gün başka bir teknik direktörün elinde eriyip gidebilir olgunlaşmazsa biraz daha.
1-0'dan sonra Zenga takımını çekmedi geri, aksine daha da hücum istedi. Birkaç tehlikeli pozisyon da yakaladılar ama Julio Cesar geçilmedi. Bastırıp bastırıp gol atamayınca denilen bir laf vardı, neydi o? Heh işte ondan oldu ve kornerden gelen topu Balotelli kafasıyla gol yaptı. 2-0 oldu durum 30'lu dakikalarda. Ardından bir yan topta savunma ve kaleci birbirine girince boş kaleye giden topa Balotelli dokundu. Santradan kapılan topla yine Maicon'un kanadından gelindi. İçeriye çevrilen topu Eto'o ağlarla buluşturdu bu sefer ve daha ilk yarı bitmeden 4-0 oldu skor. 2 Balotelli, 2 Eto'o.
Devre arasında babamla "İkinci yarı 4-4 oluyor mu bir de" geyiği yaptık ama Inter'e karşı yapılacağını düşününce vazgeçtik. Bu arada Mourinho ikinci yarıya "yavrusu" denilen Santon ile başladı Chivu yerine. Miccoli önce 49'da yazdı. Aynı dakika Milito'yla değişti yerini Balotelli. 64'te Palermo'nun 19'luğu, ikinci yarı oyuna giren Abel Hernandez 2.gollerini attı takımının. Israrla "bir şey olmaz ya devam" modunda takılan Interliler'e cevap 66'da yine Miccoli'den gelince paçalar tutuştu tabii. Neredeyse yarım saat varken maç sonuna, durum bir anda 4-3'e geldi.
Mourinho hiç bozmadı istifi, 75'e kadar 3. değişikliği yapmadı. 2. değişiklik hakkını 49'da kullanmak zorunda kalınca mecburen bekledi aslında o dakikaya kadar. 75'te Motta, Eto'o yerine oyuna girince orta saha çok daha sağlamlaştı Inter'de. 83.dakikada tamamı Maicon'a ait bir gol daha gelince maç bitti dedik artık. Sağ korner direğine yakın bir yerde önce adamını geçti sonra altıpasın içerisine gönderdi topu, Milito'ya da dokunmak kaldı ve 5-3 ile maçın skoru belirlendi.
Böylece Inter, Sampdoria'nın Juventus'tan 5 tane yediği haftada arkasındakilerle farkı biraz daha açmış oldu. Juve de Sampdoria'nın üzerine çıktı bu galibiyetle ayrıca. Milan üst üste 3.lig maçı galibiyetini Napoli deplasmanında alacaktı ki uzatmalarda 2 gol yediler ve 1 puan aldılar. Parma, Milan ve Genoa toparlanırken Fiorentina'nın düşüşü başladı. Son 4 maçlarında galibiyet alamadılar. Özetle Inter'in arkasındaki çekişme çok zevkli. Inter de birkaç puan kaybeder ve Juventus sezon başındaki formunu yinelerse Serie A iyice kıvama gelecektir.
29 Ekim 2009 Perşembe
TV: Ezel

O kadar zaman dizilerle ilgili yazmayı planla, onca yabancı dizi izle ama gelip de buraya yazdığın ilk dizi Ezel olsun. Buyur bakalım.
Diziden bahsetmeden evvel daha sezon başında dönen tanıtımıyla ilgili takıldığım bir durum var. Efendim, bu tanıtımlarda Ezel abimiz yani Kenan İmirzalıoğlu bariz bir bıyığa sahip. Dizi hakkında en ufak bir fikri olmayan insan, sizce de onun bıyıklı bir karakteri canlandıracağını düşünmez mi şimdi buna bakarak? Tanıtım dediğim de hani her sezon başında kanallarındaki dizilerde oynayan oyuncuları toplayıp türlü şaklabanlık yaptırdıkları videolar var ya, onlar işte. Tamam bazıları öylesine çekiliyor ama mesela "Bu Kalp Seni Unutur Mu?"nun tanıtım videolarında Bülent İnal hep normalde takmadığı, dizi için kullandığı gözlükle boy gösteriyor. Ayrıca onun ve diğer karakterlerin de döneme uygun kıyafetleri mevcut üzerlerinde. Neyse, özetle bu ilgimi çekmişti ilk olarak. Diziye dönelim.
Bir kere olayı çözmüş senarist ve yönetmen. Baktılar son dönemlerde flashback ve flashforward'lı diziler iş yapıyor, kurguyu tamamen bu şekilde ayarlamışlar. -Bu arada FlashForward diye süper bir dizi başladı ve 5 bölüm oynadı, dizi sıkıntısı çeken varsa gözü kapalı başlayabilir.- Daha ilk bölümlerden ana karakterlerin çocukluk, gençlik ve şimdiki zamanlarına dönüldü sırayla. Her dönüşte de altta tarih ve mekan yazdı. Bizim yabancı dizilerde deli olduğumuz "Lan bu hangi zamandı şimdi?" hissi uyandırmadan usul usul geldiler şu zamana kadar.
Üç yakın arkadaş olan Ömer, Ali ve Cengiz'in hayatlarına Ömer'in sevgilisi olarak Eyşan'ın katılması ile başlıyor hikaye. Eyşan beraber dolandırıcılık yaptığı babasından kaçıp teyzesinin yanında yeni bir hayata başlamak istiyor. Her şey yolunda giderken baba tekrar çıkıp geliyor ve son bir dolandırıcılık için Eyşan'ı ikna etmeye çalışıyor. Ne yapıp edip kızını ikna ediyor. Bu olaydan sonra da hepsinin hayatı tamamen değişiyor. Çünkü bir kurban vermeleri gerekiyor planı gerçekleştirmeleri için. Plan da o sıra askerden izne gelen Ömer'i feda etmek. Eyşan istemeye istemeye de olsa kabul ediyor ve sevgilisini hapse attırıyor. En yakın arkadaşları ise işin ucunda çok para olunca çok da zorlanmıyorlar arkadaşlarını satmakta, mütevazi hayatlarından kurtulup hayallerini gerçekleştirebileceklerdir çünkü artık.
Hapiste çok zor günler geçiren Ömer'e, hapishanenin önde gelenlerinden Ramiz sahip çıkıyor. Onunla uzun uzun konuşmalar yapıyor, eğitiyor ve gözünü açıyor. Bir nevi akıl hocasıdır Ömer'in. Büyük bir isyan sonucu çıkan kargaşadan tesadüf eseri kurtulup yeni hayatına başlıyor Ömer. Ama artık o Ömer değil, Ezel'dir. Çünkü isyanda tüm vücudu tanınmaz hâle gelir ve bir dizi ameliyatlar sonucu ses telleri de dahil olmak üzere yüzü tamamen değiştirilir. Böylece onu hapse attıran en güvendiği insanların ortamına girip onlardan intikam alması da zor olmayacaktır.
Diğer tarafta, Ömer hapse girdikten sonra Cengiz Eyşan'ı kendisiyle evlenmeye zorluyor, daha Ömer askerdeyken dahi Eyşan'a yazmaktadır Cengiz. Zamanla bir çocukları da oluyor. Ayrıca Ali ile birlikte otel işletiyorlar Kıbrıs'ta. Aynı zamanda İstanbul'da da kaçak kumarhaneleri var. Ezel de Kıbrıs'taki otelde oynadıkları kumarlar esnasında eski arkadaşlarının ortamına kendisini belli etmeden dahil ediyor ameliyatlardan bir süre sonra. Ve başlıyor planları doğrultusunda intikam sürecine.
Şimdilik pek bir intikamlık durumu yok. Ağır ağır, sağlam temelli bir şekilde işliyor planlarını. Öte yandan Ramiz'in Ezel'e akıl verirken söylediği cümleler, babacan tavrı dizinin en ilgi çeken taraflarından. Bir de Ezel'in ailesiyle tekrar karşılaşma anlarında düştüğü zor durumlar öyle. Ailesi, sevdiği kadın ve en yakın arkadaşlarıyla aynı ortamda olmasına rağmen hiçbir şey söyleyememek, annesi karşısında çaresiz hâlleri vs.
Özeti budur diyeceğim ama fazlasıyla anlatmışım sanki. İzleyenler için sorun değil de izlemeyenler için de pek bir sorun yaratacağını düşünmüyorum. Genel hatları bunlar ama gerçekten güzel bir kurgusu var dizinin. Önereceğim 2-3 Türk dizisinden biridir şu an devam etmekte olan. Buyrun bu da resmi sitesi:
http://www.ezel.tv/
28 Ekim 2009 Çarşamba
NBA 09/10
Her şeyden önce batug.com'un yeni sezon incelemesine bir bakmanızı öneririm. Çok uğraşılmış belli ve harika bir iş çıkarılmış. Sezon başlangıcında hangi takım ne durumda, hangi takıma kim gelmiş, kimler gitmiş hemen her şeyi öğrenebileceğiniz müthiş bir kaynak. Takdirlerimi sunaraktan paylaşmak istedim. Buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz.
Öte yandan daha ilk günden NBA Tv beni deli etmeyi başardı. Kafadan Celtics - Cavaliers gibi bir maç varken niye gidip Portland - Houston maçını yayınladılar hiçbir fikrim yok. O maç da fena değildi gerçi izleyebildiğim kadarıyla. T-Mac ve Ming'siz nereye kadar gidebilecek bakalım Houston. Şimdilik Brooks ve yeni transfer Ariza'nın eline bakıyorlar tamamen. Portland'da Roy bıraktığı yerden devam ediyor. Dünkü maçta Travis Outlaw'un benchten gelip maçın en skoreri olması ise ekstra bir durum oldu Portland için. Maçı getiren de bu oldu aslında. 2 ve 3. periyoddaki oyunuyla aldı maçı Blazers diyebiliriz.
Quicken Loans'da neler oldu bilmiyorum ama istatistiklere bakınca ilk periyod Cleveland, ikinci periyod da Boston oynamış ve devreyi 6 sayı farkla Boston önde bitirmiş. İkinci yarı iki takım da eşit sayı atmış ve maç sonuçlanmış. Cleveland geçen sene evinde kazanma rekoru kırdıktan sonra bu sezon ilk maçtan kaybetmiş oldu böylece. Pierce, Boston'ın en skoreri olmuş. Garnett de döndüğünü belli etmiş. Cleveland'da King James 38 sayı ile kaldığı yerden aynen devam. Ilgauskas'ı benche gönderen Shaq 10 sayı ile oynamış. LJ'den sonra en skorer ise 12 sayı ile Mo Williams. Cleveland'ın James'ten başka skorer bulamama hastalığı ilk maçtan nüksetmiş.
26 Ekim 2009 Pazartesi
Fenerbahçe 3 - 1 Galatasaray
Maç daha başlamadan birbirine girince bizim akıllı futbolcularımız, dedim "bu maçta 4 değil 8 kırmızı çıkar". Derbilerde her şey ilk kıvılcıma bakıyor çünkü, ne kadar geç o kadar iyi. Neyse ki bir yarık hakem kafası, bir kırık ayak tarak kemiği, bir tane sağ kroşe ve bir kırmızı kart ile kurtardık bu derbiyi.
En sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim bu sefer. Şu fotoğraftaki adam çok garip, çok farklı bir adam. Çoğumuza "ama"lı cümleler kurdurtuyor ama yine de yapıyor yapacağını, hem de tam yapması gerektiği zaman. Geldiği günden beri bir türlü ısınamayanı mı ararsın, onu olmazsa olmaz olarak göreni mi. Gün gelecek Fenerbahçe'den gidecek bu adam ve biz hâlâ onun faydalı mı zararlı mı olduğunu tartışacağız. Hagi ile kıyaslayacağız. Avrupa'da ne yaptı diyeceğiz? Hemen ardından Google'da "Alex De Souza" diye aratıp gol/asist istatistiğini onu beğenmeyenlere göstereceğiz. Bu, bu adam bu ülkeden gidene kadar sürecek. Eminim.
Maça dönelim. Bükreş'teki gibi Kazım'ı tek forvet olarak başlattı Daum. Semih ve Güiza kulübedeyken hem de. Belki de Bükreş maçından daha çok tutacak bir taktikti bu zira. Gökhan ve Servet gibi iki ağır oyuncunun arasında onları delirtecek birini sokmak gayet mantıklıydı. Öyle de oldu. Gerek faul yaparak, gerek nizamî şekilde topları indirerek oynadığı süre boyunca GS stoperlerini hem yordu, hem de çıldırttı Kazım. Ayağı az daha düzgün olsa bir golü de onun vardı bu gece çünkü benim saydığım direk tribünlere gönderdiği 3 top var müsait pozisyonda.
12'de Fenerbahçe'nin golü geldi Alex ile. Üst üste 3 maç, sol kanattan yapılan ortadan gol atmış oldu böylece FB. Semih Antep'e, Kazım Bükreş'e, Alex de GS'ye. Son vuruştan önce Carlos'un pozisyonu ofsayttır bence, milimetrik de olsa. Antep ve Bükreş'te de olduğu gibi golü bulan Fenerbahçe tempoyu hemen düşürdü. Galatasaray biraz daha top yapmaya başladı ama Fenerbahçe sene başından beri yaptığı iyi defansı, karşısında yapıp yapamayacağı en çok merak edilen GS forvetlerine karşı da yaptı. Maçın ilk dakikasında sakatlanıp çıkan Baros yerine oyuna giren Nonda, ilk maçında attığı golden beri hiçbir şey yapmayan Elano, en çok bel bağlanan Arda ve Keita maç boyu hiçbir şey yapamadılar desek yeridir.
Gökhan Arda'yı çok güzel sündürdü. Arda'nın ayağına her top gelişinde hemen 2.savunmacısı da bitti arkasında. Asıl olay ise "Carlos eskisi gibi değil, Keita yardıra yardıra geçecek onu, kesin golü de var" diyaloglarının tamamen fos çıkmasıydı bence. Keita'yı da Wederson yardımıyla Carlos durdurdu. Geçildiği tek pozisyonda da sarıldı, aldı aşağı attı ama atarken de okkalı bir yumruk yedi. Keita da kırmızıyı. Bir de sarısı vardı ilk yarıda, 50 metre koşup gözlemcinin masasına suratında patlayan su şişesini bıraktığı için.
Golün dışında ilk yarının sonunda Franco'nun uzaklaştıramadığı topa Alex'in harika bir plasesi ve o vuruştan doğan kornerde Lugano'nun direkten dışarı çıkan kafası var. Lugano az kalsın bir derbiyi daha boş geçmeyecekti.
İkinci yarının hemen başında Kazım yine kale arkasına gönderdi topu. Hemen ardından yine Leo Franco'nun uzaklaştıramadığı top bu sefer pahalıya mâl oldu ve penaltıyı Alex gole çevirdi. Bunu kimse konuşmadı, tvde maç sonu hakem yorumlarına da bakmadım ama mağlubiyete bulunan onca kulpun yanında penaltı pozisyonunda Franco'nun görmesi gereken kırmızı kart unutuluyor sanıyorum. Alex kaleciden sıyrıldıktan sonra yuvarlayacaktı topu boş kaleye sadece. Neyse.
Fenerbahçe bu golden sonra iyice oyunu soğutma planlarındaydı muhtemelen ama Galatasaray'ın golü çabuk geldi yine bir Arda korneriyle. Golün hemen ardından Arda'nın oyundan çıkarılması maçın en kritik 3-4 anından biriydi bence. Elano'nun oyunda kalıp Arda'nın çıkmasıydı belki de herkesin ve benim takıldığım. Yine de benim Galatasaray 11'ine ilk koyacağım adam Kewell, oyuna girdikten sonra GS adına en olumlu işler yapan adam oldu.
Maçı 3-1'e getirip maçı bitirme şansını Kazım'ın yerine oyuna giren Güiza kaçırdı, hem de boş kaleye. "Ben döndüm abi" dedi adeta. Onun ardından Aydın uygun pozisyonda 2-2'yi kaçırdıktan sonra bir baktık ki dakika olmuş 90. Kazım'a attıramadığı golü uzatmalarda Güiza'ya attırdı Mehmet Topuz, sıfırdan ortaya çevirerek topu. Ve maç 3-1 FB lehine sonuçlandı.
Maç başlamadan başlayan itişip kakışmalarla, sakatlıklar, yumruklar, kırmızı kart ve dört golle bir derbiyi daha bitirdik. En az bir hafta iş yerlerinde, okullarda, her yerde konuşulacak, dalgalar geçilecek bu maçla ilgili. Fenerbahçe ne planladıysa yaptı, zorlanmadılar bile galibiyet için. Galatasaray ise hücum namına zaten hiçbir şey yapmadı. Savunmaları için de söylenen "iyi bir hücum bu savunmayı dağıtır" teorisi tamamen olmasa da büyük bir ölçüde doğrulandı.
Etiket: Fenerbahçe, futbol, Galatasaray, Turkcell Süper Lig
25 Ekim 2009 Pazar
Liverpool 2 - 0 Manchester United
Yazıya tüm pazar maçları bittikten sonra başlıyorum. Acayip keyifliyim aslen. Bugün oynanan 3 süper maç hemen hemen tam istediğim şekilde tamamlandı. L'Pool ve FB ikişer farkla kazanırken Boca Juniors, River deplasmanından 1-1 ile döndü. Öte yandan dün Atlético Madrid ve bugün Hamburg'un son dakikada yedikleri gollerle berabere kalmaları beni üzdü. Roma'nın evinde mağlup olmasına ise hiç bulaşmıyorum.
Öncelikle şunu belirteyim; gün içerisinde 90 dakika izlediğim 3 maçla birlikte bir kısımlarını izleyebildiğim diğer 3 maçın içerisinde tartışmasız en kalitelisi bu maçtı. Hatta Barça maçı hariç diğer 4 maçı üst üste koyun, bi' bu maç etmezdi. Gerrard'sız Liverpool, 4 resmî maçtır yenilen Liverpool, liderliği bu sefer daha erken haftalarda ele geçiren Manchester'ı konuk etti ve nefis bir maç izlettiler bize.
Gerrard yoktu ama neyse ki Torres yetişti bu maça. O gelince Kuyt tekrar kendi yerine kısmen de olsa dönebildi. Kısmen diyorum çünkü sağ çizgiye yine tam olarak yerleşemedi. 4-3-3'ü bir türlü oynatamıyor Benitez Gerrard olmadığında. 4-4-2 hatta 4-4-1-1'e mahkum oluyor. Bugün de Torres ileride, arkasında Kuyt ile başladı. Sol çizgide ne Babel ne Riera vardı. Fabio Aurelio ve Emiliano Insua'ya aitti sol taraf. Kuyt'ın sağ çizgisi de Benayoun'undu. Kale ve savunma her zamankinden. Carragher'ın ortağı Agger'di bu seferlik. Manchester'da Van Der Sar döndü birkaç maçtır. O'Shea, Vidic, Ferdinand, Evra, Valencia, Carrick, Scholes, Giggs, Berbatov, Rooney ile 4-4-2'yi çıkabilecek en tecrübeli kadroyla tamamlamış Sir Ferguson. En gençleri Rooney ve Valencia. Nani ve Anderson ise formalarını Giggs ve Scholes'e kaptırmışlar. Giggs tamam da Scholes yerine o iki isimden biriyle başlaması Manchester adına daha yararlı olurdu bence. Nani çizgide, Giggs ortada en makûlü mesela.
Maça iyi başlayan Liverpool oldu. İlk 20-25 dakika ManU forvetlerine top değmedi bile diyebiliriz. Sonrasında Rooney'nin çıkardığı toplar ve Valencia'nın sağdan getirdiği toplar ile etkili oldular. O ara gelebilecek bir gol Liverpool'un işini çıkmaza sokabilirdi. Ama olmadı ilk yarı 0-0 bitti. Geçen seneki Old Trafford'daki maçla iki ortak noktası vardı bu maçın. İki değil de 1,5 olsun hadi. Birincisi ilk yarıda Liverpool'un gole en yaklaştığı andı. 4-1'lik o müthiş maçta Fabio Aurelio nefis bir frikik golü atmıştı. Bu maçta da yine çok güzel bir serbest vuruş kullandı ama VDS çok iyi yer tuttu. Bu 1,5'in 0,5'i. İkincisi de diğer devrede oldu, geleceğiz birazdan.
İkinci devre ilk yarıya oranla daha az futbol oynandı. Hem gerçek hem yan anlamda. Yan anlamı genelde kullandığımız anlam olan futbol namına pek bir şey izleyememiş olmamız. Gerçeği ise derbi tecrübesi pek olmayan hakem Marriner'ın bir EPL maçına oranla normalden çok faul düdüğü çalmasıyla maçın haddinden fazla durması. Maçın en iyilerinden Benayoun harika pasıyla Torres'i Ferdinand'la yalnız bıraktı 66'da. Torres kaleye kadar iyi kullandı vücudunu Rio'ya karşı ve Van Der Sar ile karşı karşıya kaldığında harika bir vuruş yaptı.
Golden sonra Ferguson'dan Nani ve Owen hamleleri geldi -beklendiği gibi de tribünler Owen'a tepki gösterdi- . Ancak bunlar da işe yaramadı. Carragher bu sezonun açık ara en iyi futbolunu oynadı kendi adına. Agger, Johnson ve Insua da en az onun kadar iyiydi savunmada. Benitez 80 dakika oynayan Torres'i daha da riske atmamak için Ngog'u aldı oyuna. 80'den sonra iyice şişirme toplara dönen Manchesterlılar'a önlem olarak bir de Skrtel'i yerleştirdi savunmaya. O yüklenmeler sırasında savunmayı çok bıraktılar. Kontralardan birinde Vidic Kuyt'ı indirdi ve geçen seneki maçta olduğu gibi yine atıldı. Bu da diğer ortak noktaydı işte. Yine son anlardaki bir atakta bu sefer doğru paslar yapıldı ve Ngog Sar'ın solundan golü attı, maçı da bitirdi. Ngog'a ilk sarılan ona gol olduğunda en uzaktaki Reina oldu. O derece gerekli ve değerliydi bu galibiyet Liverpoollular için. Genç Fransız kremayı da ekleyince pastaya tadından yenmez bir hâl almıştı ki kremaya parmağını sokup mızıkçılık yapan Mascherano oldu. 90+'da bile yaptığı o müthiş pres ona pahalıya mâl oldu. Gereksiz yere gitti Sar'ın ayaklarına daldı ve ikinci sarıdan atıldı.
Maçın adamı ya da adamları diyelim, Kuyt-Benayoun ikilisiydi. Torres sakatlıktan döner dönmez iyi oyununa gol eklemiş olsa da bu iki oyuncunun maçıydı bence. Sanki ikisini toplayınca bir Gerrard elde edilmiş gibiydi, sağ tarafı çok güzel işlediler. Ve elbet Aurelio'yu sol önde oynatmak maçı getiren diğer etkenlerdendi. Riera'daki ya da Babel'deki hız ve hücum gücü yok belki ama ikisinin yapamadığı savunma ve ikisinde olanın toplamı kadar olan bir oyun zekası var. Hep orada oynamayacak elbet ama bu maç için jokerdi adeta.
Bu galibiyetin üzerine A.Villa, Sunderland ve M.City'nin puan kaybetmesi L'Pool'u bir anda 5.liğe çıkardı. Lider Chelsea ile 6, M.United ile 4, Arsenal ve Tottenham ile aralarında 2 puan kaldı. İşin ilginci, üstlerindeki dört takımdan Chelsea hariç diğerleri de puan kaybetti. Tam anlamıyla Liverpool'a yarayan bir haftaydı 10. hafta. Gerçi Arsenal, M.City ve Villa'nın birer maçı eksik.
Ayrıca Benitez bu galibiyetle kendini tekrar sağlama aldı. Gerrard'la birlikte Aquilani'nin de yakında dönecek olması Liverpool ve Rafa için diğer artılar.
Etiket: futbol, Liverpool, Premier League
24 Ekim 2009 Cumartesi
Eskişehirspor 0 - 1 Beşiktaş
Maç öncesinde Beşiktaş'ın eksikleri defanstan, Eskişehirspor'un eksikleri hücumdan olmasına rağmen gol için daha fazla çabalayan ev sahibiydi.
Beşiktaş'ta Bobo maçın ilk düdüğünden oyundan çıktığı ana kadar hiçbir şey yapmadı. Nihat ve Tabata maçın başında biraz hareketliydi ama onlar da birbiriyle anlaşamadı bir türlü. İlk yarı boyunca en etkili ataklarında maça sağ bekte başlayan Ekrem Ivesa'nın ayaklarına vurdu topu.
Eskişehir ise Mehmet Yılmaz, Bülent, Doğa ve Burak'la bir şeyler yapmaya çabaladı ama Bülent ve Burak'ın şutları kaleyi tutmadı, Mehmet ve Doğa bir türlü savunmacılarını aşamadı. Buna rağmen bir gol olacaksa eğer Es-Es o gole daha çok yakın olan taraftı bence. Hem de Youla ve Ümit Karan'ın olmadığı bir maçta.
İkinci yarıya Tabata yerine Erhan Güven ile başladı Denizli. Ekrem Tabata'nın yerine hatta daha çok sol kanada, Erhan da sağ beke yerleşti. Tello da Bobo gibi maç boyunca yürüyünce gol artık mucizelere kaldı. Ekrem'in oynamadığı tek bölge kale ve santrafor kaldı bu arada. Hızı ve mücadeleci yönüne güvenerek uca attı Denizli Ekrem'i sanıyorum, bu sefer de aşının tutası varmış demek ki biraz şans, biraz da doğru koşuyla Ekrem boş kaleye golü -bu sefer mecaz değil- güle oynaya attı.
Maçın anlatılası pek bir şeyi yok, o yüzden böyle ruhsuz yazdım. Benim asıl takıldığım golden sonra BJK'nin 3'e 1, 4'e 1 yakaladığı pozisyonlarda Nihat'ın yaptığı saçmalıklar. Hele ilki. Bomboş pozisyonda tek yapması gereken basit bir pas vermekken şut çekmeyi tercih etti ve maçı tamamen bitirme şansını bencilliği yüzünden kaybetti. Diğer pozisyonda onun yapmadığını arkadaşı yaptı, pası verdi ama o bomboşken kontrol edemedi topu ve yine kaçtı şans. Hâlâ "ben ölmedim" kaygısıyla oynuyor Nihat. Şutlarından, tercihlerinden, duruşundan dâhi anlaşılıyor bu. Hâlbuki doğru olanı yapsa, gol atmasa bile takdir edilecek. O iki pozisyondan sonra yenilecek bir golden sonra kaybedilen 2 puanda en büyük suç onun olacaktı.
Böylece Beşiktaş son 4 haftadan 12 puan çıkardı ve tepenin ardına yerleşti. Es-Es ise Beşiktaş'ın aksine bu 4 haftayı zararlı geçirdi. Sadece 4 puan alabildiler. Ki bunun 3'ü oynanmamış bir Ankaraspor maçında.
Etiket: futbol, Turkcell Süper Lig
